Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

 
 
MERSİN' İN TARİHÇESİ  
 
 

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Tarihçe

Yeni Taş Çağı' ndan, Türkiye Cumhuriyeti' nin kuruluşuna kadar süregelen tarihi dönemleri, özet bilgiler halinde içeren bu bölümde, eski çağlarda Ovalık Kilikya' nın metropoliti olan Tarsus kenti başta olmak üzere, Silifke, Erdemli, Anamur, Aydıncık, Bozyazı, Gülnar, Mut ve Çamlıyayla ilçeleri, yörenin genel tarihi kapsamında anılmaktadır. Mersin kenti, Yumuktepe ve Zephyr' ium yerleşimlerine rağmen, ancak 19. yüzyıl ortalarında gelişme sürecine girmiş ve Mersin ilinin merkezi olmuştur.

"Anadolu' da gelmiş geçmiş en eski sürekli yerleşimin tanıkları" R.Numann

YUMUKTEPE VE GÖZLÜKULE

Kilikya bölgesinin tarım yapılabilen Tarsus düzlüğündeki sulak ve verimli ovaları, yoğun orman alanları; Yeni Taş Çağı insanı için yaşanabilir bir coğrafyaya sahipti. Burada bulunan ve ovanın rahatlıkla gözetlenebildiği bir yüksekliğe sahip olması nedeniyle Gözlükule olarak bilinen yerleşimde, ilk kazıları İngiliz Konsolosu W. B. Barker ve daha sonra 852 yılında Fransız Gezgin V. Langlois yaptı. Buldukları çok sayıdaki eser yurtdışına götürüldü. 1918' de Kilikya' yı işgal eden Fransız birliklerinden bir topçu grubunun Gözlükule' de konuşlanması, höyükte büyük tahribata neden oldu.

Hetty Goldman, Byrn Mavr Koleji, Fogg Müzesi, Harvard Üniversitesi ve Amerikan Arkeoloji Enstitüsü' nün girişim ve destekleri ile ilk defa 1935-1939 yılları arasında arkeolojik araştırma ve kazılar yaptı. II. Dünya Savaşı nedeniyle ara verilen kazı çalışmaları, 1947-1949 yılları arasında tekrar sürdürüldü.

Modern Tarsus kentinin güneydoğusunda, Mersin-Adana otoyolundan bütünüyle görülen höyük, İslam uygarlıklarından Geç Yeni Taş Çağı' na kadar 33 katmandan oluşmaktadır. Çiftçi ve çoban toplumunun yaşadığı ilk katmanlarda, toprak sıvalı mekan zeminleri ortaya çıktı. Ayrıca volkan camından (obsidien) yapılmış çok sayıda kesici, delici, kazıyıcı aletler, ok ve mızrak uçları ile Filistin' deki Gassulien kültürü ile benzerlik gösteren siyah veya kırmızı tek renkli perdahlı ve tırnak izi süslemeli çanak çömlekler buldu.

Öte yandan, Mersin' in Demirtaş Mahallesi' ndeki Soğuksutepe ya da Yumuktepe olarak bilinen höyükte, J. Garstang' ın 1937-1940 yılları arasında gerçekleştirdiği arkeolojik kazılarda, Orta Çağ İslam uygarlıklarından Erken Yeni Taş Çağı' na kadar inen, kesintisiz yerleşimlere ait çok sayıda katmanlar tespit edildi. II. Dünya Savaşı' nın başlaması nedeniyle çalışmalara ara verildi. Bu arada Yumuktepe arşivinin bulunduğu Liverpool' daki İngiliz Arkeoloji Enstitüsünün Alman bombardımanında isabet almasıyla, tüm Yumuktepe kazı raporları ve buluntular imha oldu. Buna rağmen J.Garstang, Chicago Orient Enstitüsü' nde ve bazı kişilerde bulunan Yumuktepe ile ilgili dokümanları toparlayarak, 1947-1948 yıllarında kazı çalışmalarına tekrar devam etti. Uzun bir aradan sonra, 1993 yılından itibaren İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi' nden Veli Sevin başkanlığında, Roma Üniversitesi' nden lsabella Caneva ve çeşitli dallardan oluşan bilim heyeti, kazı çalışmalarını sürdürmektedirler.

Mersin ve Tarsus olarak bilinen her iki yerleşimin, tarıma elverişli sulak alanda kurulmuş olmaları, Yukarı Mezopotamya' dan Orta ve Batı Anadolu' ya yönelik geçiş yolları üzerinde bulunmaları nedeniyle, önemli bir coğrafi konumdaydılar. Höyüklerde yapılan bilimsel çalışmalar, insanlık tarihi için pek çok değerli bilgi ve eserlere ulaşmamızı sağlamıştır. J. Garstang "Prehistoric Mersin" başlıklı yayınında, endüstri olarak tanımladığı çok sayıda ve çeşitteki taş, seramik, metalden yapılmış, eşya ve alet ile mimari kalıntıların uzun listelerini vermektedir. insanın ihtiyaçları doğrultusunda çevresinden yararlanması, keşiflerde bulunması ile bunların kentler ve bölgeler arasındaki dolaşımını sağlaması; ekonominin iki ana kaynağı olan üretim ve ticaretin; kültürel ve sosyal ilişkilerin gelişmesinin de başlangıcı olmuştur. Bu höyüklerden elde edilen objelerin bir bölümü Mersin, Tarsus ve Adana Müzeleri' nde sergilenmektedir.

Son Yeni Taş Çağı' na ait XXVI. ve XXV katmanlarda bulunan büyük ölçekli ağıllar, dokumacılıkta kullanıldığı anlaşılan kahverengi büyük ağırlık taşları, yün eğirmeye yarayan kirmanın başına takılan taş ağırşaklar, orak dilgiler, kemik ve boynuzdan yapılmış iğneler, tarımsal üretimde kullanılan yarım daire şekilli aletler, ilk kez rastlanılan yıldırım desenli ve boyalı çanak çömlekler, üretim ekonomisinin; toplumsal bilincin giderek geliştiğini göstermektedir. Bu dönemin bulguları, insanların imece ve işbölümü gibi dayanışma ile planlı çalıştıklarını belgeliyor. Ortaklaşa inşa edilen koruyucu duvarlar, toprağı işleyen köylüler, çanak çömlek üreten ustalar, yapı kalfaları ile taş, seramik ve metalden plastik sanat ürünleri yapan yontucu ve desinatör gibi gruplar vardı. Bunlar çanak, çömlek ve metal eşya üzerine geometrik ve figüratif desenler uygulamakta, mühürler, hayvan ve çıplak kadın heykelcikleri yapmaktaydılar. F. Schachermeyr' e göre; kadın heykelcikleri, kadının doğurganlığı nedeniyle Yaratıcı Büyük Anaya tapmak için dini amaçla; dişi olmaları ise Mersin Yeni Taş Çağı sakinlerinin anaerkil aile yapısından kaynaklanmaktaydı. XI. kata ait seramik ördek başı, kulp ve evcil hayvanlara ait küçük boyutlu figürler, Yumuktepe plastik sanatının en ilginç ve sempatik örnekleridir.

Her iki yerleşimde de çok sayıda ve çeşitte bulunan alet ve silahların hammaddesi olan volkan camı (Obsidien), Torosların kuzey gerisinde üçüncü zamanda oluşan Erciyes, Hasan ve Melendiz volkanik dağlarının çevresinde bulunmaktaydı. Böylesine erken dönemlerde kıyı yerleşimlerinin ihtiyaçları nedeniyle, dağ aşırı bölgeler arası alış veriş ilişkilerine girmeleri, Anadolu kültür coğrafyasını zenginleştiren çok önemli bir gelişmeydi. V. Sevin, Mersin' de kullanılan volkan camı objelerin analiz sonuçlarına bakarak, bunların Orta Anadolu kaynaklarından geldiğine işaret etmektedir. Mersin' de obsidien yongalama ürünlerinin olmayışı, bu ürünlerin doğrudan veya aracılar eliyle mamul halde ithal edildiğini göstermektedir. J.Mellaart' ın Çatalhöyük ekonomisinin önemli bir dalı olan obsidien ticareti ile Batı Anadolu, Kıbrıs ve Batı Akdeniz kıyıları ile obsidien alışverişi üzerinde tekel kurduklarını belirtmesi, Mersin ve Tarsus volkan camı aletlerinin kaynağına açıklık getirmektedir.

Özetle, Anadolu' da, hatta yalnız Anadolu' da değil tüm dünyada, ilk defa bakır izabesinin ve maden dökümcülüğünün, Yumuktepe' de gerçekleştirildiği söylenebilir.

Anadolu insanı Yunanistan, Ege adaları, Girit ve Avrupa' dan çok önceleri bronz alaşımını bilmekteydi. MÖ 3000 yıllarından itibaren bakıra, erimesi sırasında 1/6 oranında kalay katarak daha sert ve dayanıklı bir alaşım elde etti. Bu alaşımı balta, kılıç, ok ucu, topuz, hançer gibi silahlar ile figürler, kült eşyaları, mühür, kap-kacak gibi çok çeşitli üretim alanlarında kullandı.

Mersin yöresinde, Mezolitik ve Paleolitik Çağlar' a ait buluntulara henüz rastlanmıştır. Ancak Yeni Taş, Bakır Taş ve TLnç Çağları' na ait bulgular Gözlükule' de Argolis' ten alındığı anlaşılan Miken seramiği (Geç Helladic II.C dönemi-MÖ 1250) gibi batılı örneklere rağmen, Mezopotamya çağdaş kültürlerinin yoğun etkisi altında kaldığını açıkça gösteriyor. Ancak, bu kültür ve yaşam biçimi bir kopyacılık değil, Anadolu kültürü ile kaynaşmış bir sentez olarak tanımlanabilir. Tunç Çağları' nın sonlarına doğru, Anadolu' daki yerel beylik ve krallıklar üzerinde siyasi egemenlik sağlayan Hitit Devleti' nin ortaya çıkışı da aynı zamana rastlamaktadır.

Yazılı kil belgeler yöre tarihini aydınlatıyor

Ön Asya uygarlıklarının Mısır, Mezopotamya ve Anadolu' da gelişmesine rağmen, yazının kullanılması ile başlayan tarihi çağlar,öncelikle MÖ 3000 sonlarında Mısır ve Mezopotamya' da başlamış,Anadolu' ya ancak 1000 yıl sonraları ulaşabilmiştir. Bunlara ait pişirilmiş kilden yapılmış çivi yazılı belgeler (tablet); Kayseri yakınlarında, dünyanın ilk ortak pazarı niteliğindeki Kültepe Höyüğü yamaçlarında, Asur ticaret kolonisi olarak MÖ 1900' lerde kurulan Kaniş Karumu' nda bulunmuştur. Çok sayıdaki bu belgelerin bir kısmı, MÖ 17. yüzyıldan itibaren Anadolu' da ve yöremizde siyasi egemenlik kuran Hitit Devleti' nin başkenti Hattuşaş arşivlerinde bulunan 10.000' i aşkın belgeden bazıları ile Mersin Bronz Çağı yerleşimlerinden elde edilen kil ve bronz belgeler; yörenin yazılı tarih dönemlerinin aydınlanmasını sağlamıştır.

Anadolu' da tarihöncesi çağlarda yaşanan dingin ortam, MÖ2000 yıllarına doğru dışarıdan gelen yoğun göç dalgalarıyla sarsıldı. Barışçıl ortamdan kültür ve toplumsal yapıya kadar her alanda

büyük değişikliklere uğradı. Avrupa' nın, belki de Asya' nın kuzeyinde oturan Hind-Avrupalılar, henüz netleşmeyen nedenlerle, MÖ 3000' in son çeyreğinde, Atlantik kıyılarından Hindistan' a kadar ulaşan geniş bir mekan içinde, güneye doğru göç ettiler. Bu göç grupları arasında nereden geldikleri tartışılan Hititler ve onlarla gelen daha birçok Hind-Avrupa kavimleri, bir varsayıma göre Kafkasya üzerinden Anadolu' ya, A. Götze' ye ait diğer bir varsayıma göre ise batıdan boğazlar üzerinden geldiler.

Hititler, MÖ 17. yüzyılın başlarında önceleri Hatti ülkesi ve başkentleri Hattuşaş' ı (Boğazkale) yönetimleri altına aldılar. Kendilerinden önce burada kurulmuş birçok kent devletini de teker teker elde ederek federasyon niteliğindeki Hitit Devleti' ni kurmayı başardılar. E. Akurgal' a göre, Anadolu' da ilk kez, başkentten yönetilen merkezi bir devlet yapısı oluşmuştu. T. Özgüç, kısa sürede elde edilen bu başarıya şöyle bir açıklık getiriyor: "Hititler, yalnız Anadolu' ya geldikleri zaman değil, hemen sonraki dönemde de azınlıktaydılar. Buna karşılık, Orta ve Kuzey Anadolu' da kendilerinden önce kurulmuş küçük kent devletlerini yönetenler, her türlü silah kullanmayı ve üretmeyi biliyor, aynı zamanda da zengin ve etrafı surlarla çevrili, korunaklı kentlerde oturuyorlardı. Bu nedenle sayıca az olan Hitit göçmenlerinin, bu kadar kısa zamanda ve her yerde, bir anda varolan bütün kentleri yıkıp yakmaları pek olası değildir. Onların başarısı, yerli uygarlığı kabul etmeleri ve buna uyum göstermeleri, sonra da kendi katkılarını yapmaları olsa gerekir."diyor. Ancak burada önemle belirtilmeli ki; Alişar ve Anitta tabletlerine göre, Hititler' den önce Kuşşara Krallığı, Anadolu' nun pek çok kentini bir birlik altında zaten toplamıştı. Kilikya' da Luwive Hurri kültürleri de güçlü bir biçimde varlıklarını sürdürmekteydiler. Hititler, yörede kendi geleneklerini kabul ettirmek istedilerse de, bunu yeterince sağlayamadıkları belgelerden anlaşılıyor.

MÖ 6. yüzyıla kadar yörenin yazılı tarihi Hurri, Luwi, Arzawa ve Kizzuwatna gibi yerel krallıklar ve bunların kültürleriyle, buraya daha sonraları egemen olan Hitit, Asur ve Babil Krallıkları' nın tarihleri ile içiçedir.

Azize Thekla, Tanrıça Athena Kannetis' e Karşı

Kilikya' nın Kudüs' e yakınlığı, kilise ve manastır yapımına elverişli doğal yapısı, deniz yoluyla Akdeniz' in her yanına ulaşılabilecek çok sayıda büyüklü küçüklü limanlarının bulunması, azizlerin doğduğu ve yaşadığı yer olması, en önemlisi Hellenistik ve Roma dönemlerinde Toroslar' ın güney eteklerinde sık aralıklarla kurulmuş pek çok kutsal alanın ve kentin bulunmasıydı. Buralardaki farklı inanç kurumlarına alternatif olarak, onların yakınında örgütlenerek, Hristiyanlığı buradaki halk kitlelerine yaymak bakımından önemli bir alt yapı oluşturuyordu. Örneğin Silikfe' de yaygın olan Tanrıça Athena Kannetis inancına karşı, Azize Thekla ortaya çıkıyor ve kent yakınına gelerek; kendisini, Hristiyanlığı yaymaya adıyor. Nitekim 376 ve 379 yılları arasında Silifke' ye gelen Gregoryan Nazianus, Aya Thekla' yı Athena ile bir tutmuş, günümüzde "Meryemlik" denilen alanı "Parthenon" olarak nitelendirmişdi. Kanytelis ören yerinde de Hellenistik döneme ait Zeus Tapınağı ile çok sayıdaki kilise yanyana durmaktadır.

Balkanlarda barbar kavimlerin, Doğu Anadolu' da Iran Sasanileri' nin, VI.-VIl. yüzyıllarda Müslüman Araplar' a karşı direnen, ancak İstanbul kapılarına kadar dayanmalarını önleyemeyen merkezi yönetim; İsa' nın varlığı ile ilgili "Christos" tartışmaları, İstanbul' un "Diyofizit", doğu kilisesinin "Monofizit" yorumları, Ortodoks ve Katolik mezheplerinin "Union" dedikleri beraberlik üzerinde anlaşamamaları; "yeşiller" ve "maviler" gibi partilileşme sorunlarıyla sarsılmaya başladı. Çok ağır olan memur ve askerlerin ücretleri, savunma giderleri güçlükle karşılanabiliyordu. İç ve dış sorunlar büyüdü. 611' de Sasaniler' in Antakya, Adana ve Tarsus' a girmeleri önlenemedi. Ancak Herakleios' un 622' de askeri girişimleriyle bu işgal sona erdi.

Giderek artan bu baskılar sonunda, başkent çareyi kırsal topluluklara ve askeri güce dayalı yeni bir yapılanmada buldu. Serbest köylü ve serfler, mülkiyet hakkı verilmekle birlikte toprağa bağımlı hale getirildiler. Askerlere toprak verilmek suretiyle önemli bir bölümü Kilikya' da olan 60.000 kadar "stratiotikon kteme" denilen "köylü asker" bölgeleri oluşturuldu. Kentlerin güvenliği için Tarsus örneğinde olduğu gibi etrafı yüksek surlarla çevrildi veya Silifke' deki gibi daha güvenli tepeler üzerinde küçük kaleler içine alındı. Bütün bu olumsuzluklara rağmen Bizans maliyesi, özellikle Doğu Akdeniz' de sahip olduğu verimli topraklar ve tarıma dayalı ekonomisiyle 12. yüzyıla kadar parasının değerini koruyabilmiştir.

7. yüzyıldan itibaren Osmanlı Hükümdarı Fatih Sultan Mehmed' in İstanbul' u fethettiği 1453 yılına kadar olan Bizans tarihi, Müslüman Araplar, Memluklar, İran Sasanileri, Anadolu Selçukluları, Beylikler ve Osmanlı tarihleriyle iç içe gelişmiştir.

Kilikya' da Müslüman Araplar

Hazreti Muhammed' in öncülüğünde kurulan ve tek tanrılı dinlerin sonuncusu olan İslamiyet, ortaya çıktığı 7. yüzyılda Orta Doğu ve Ön Asya' da kısa zamanda büyük bir gelişme ve yayılma gösterdi. Bunun sonucunda Bizans İmparatorluğu, Güneydoğu Anadolu' da yeni ve güçlü bir Müslüman Arap uygarlığı ile sınır komşusu oldu.

Müslüman Araplar' ın Kilikya bölgesi ile ilk temasları Hz. Ömer zamanında başladı. Ebu Ubeyd komutasındaki Arap askerleri, 634yılından itibaren "Rum (Roma) ülkesi" dedikleri Anadolu' ya "Yaz gazveleri" olarak bilinen seferlerle Antakya üzerinden Çukurova ve Tarsus yörelerine kadar girdiler.

Bu beklenmedik gelişmenin karşısında Bizans yönetiminin Araplar ile yaptığı diplomatik görüşmeler sonucunda, her iki ülke sınır bölgesinde bulunan Ovalık Kilikya' da, "Avasım" denilen askerden arındırılmış tampon bir bölge oluşturuldu. Ancak, Şam Valisi Muaviye bu karara uymadı. Güçlü donanması ile Silifike' ye kadar olan Kilikya bölgesini işgal etti. Ardından Gülek boğazının denetimini de ele geçirdi. Ancak Muaviye' nin Halife Ali ile giriştiği iktidar çatışmalarını fırsat bilen Bizans İmparatoru II. Constantinus, Kilikya' daki Arap işgaline son verdi. Muaviye' nin oğlu Yezid (680-683) zamanında, İslam fetihlerinin yeniden başlaması ile Kilikya tekrar Araplar' ın işgaline uğradı. Bu tarihten itibaren, Araplar ve Bizanslılar arasında sık sık el değiştiren bölge, Emeviler döneminde yaşanan barışçıl ortama karşın, Abbasi Halifeliği zamanında yeniden çatışmalara sahne oldu. Bu dönemde Harun ür-Reşid, özellikle Ovalık Kilikya' da kalıcı önlemlere girişti. Arap tarihçilerine göre; Ebu Süleyman Fereç, yörenin merkezi olan Tarsus kalesini berkitmek ve gerekli yönetimsel düzenlemeleri yapmakla görevlendirilmişti. Öte yandan Maveraünnehir' den gelen Türkmen aşiretlerinin bir bölümünün burada yerleştirilmesi ile yörede ilk kez Türk kolonizasyonu da başlamış oldu.

Müslüman Araplar ile Bizans arasında bir uç kenti olan Tarsus, Antik Çağlar' da olduğu gibi bu dönemde de ön plana çıkmış, İslam kültür ve sanatının önemli bir merkezi haline gelmiş, birçok İslam bilgini kente yerleşmişti. Halife Memun (813-833) Bizans' ın bölgeye yönelik askeri hareketlerine karşın, Anadolu' ya geldiğinde hastalanarak Pozantı' da ölmüş, Tarsus' a getirilerek burada defnedilmişti. (Mezarı Ulu Cami' nin doğusunda bulunan türbededir.)

Abbasi Halifeliği' nin zayıfladığı dönemde, Türk kökenli Mısır Valisi Tulunoğlu Ahmed, bağımsızlığını ilan ederek Kahire' de Tulunoğulları denilen bir hanedan kurmuş ve Kilikya bölgesine de egemen olmuştu. Yörede İslam egemenliği 10. yüzyıla kadar sürdü, atılgan Bizans İmparatoru N. Phokas zamanında, Kilikya yeniden Bizans egemenliğine girdi.

Mersin Yöresinde Türk Dönemleri

"Yaşama arayışı içindeki Türkler' in Anadolu;ya gelişleri, ekonomik ve toplumsal çöküş değil paylaşımdır. " A. Wachter.

1071 Malazgirt Savaşı' ndan yaklaşık 400 yıl önce Harun ür-Reşid zamanında, Mersin yöresinde iskan ettirilen Türkmenler' in büyük bir bölümü, Bizans İmparatoru N. Phokas tarafından bölgeden çıkartılmıştı.

Daha sonraki yüzyıllarda Türk soyunun pek çok boyları anayurtlarından uzaklaşarak Anadolu' ya yöneldi. Asya tarihi ve toplumsal yapısı için çok önemli olan bu göçlerin nedenleri araştırıldığında, başlıcalarını, yetersiz yaşama alanları, kıtlık ve güçlü istilacılardan kaçış şeklinde görüyoruz. Yurtluk edinme eylemi içindeki bu göçebeleri salt "yağmacı ve asalak topluluklar" olarak gören düşünce, özellikle Rus bilimadamlarınca Orta Asya' da yapılmış olan arkeolojik kazı ve araştırmalar ile Orta Çağ kaynak ve belgeleriyle çürütülmektedir. Günümüzde Batılı objektif bilimadamlarının da itibar etmediği tek yanlı bir ön düşünceye karşın, C. Cahen: "Bizans topraklarına ilk giren Türkler, mevcut sistemi yıkmak düşüncesiyle harekete geçmekten çok, kendilerine yerleşecek bir yer bulmaya gelmişlerdi" diyor ve devamla "Bu yerleşme kendileri açısından yapıların değişmesini içerir ve büyük göçebelik düzeni, sürekli değilse bile,bir çeşit yerleşiklik demek olan yaylacılığa dönüşme yoluna girer. İster başlangıçta Müslümanlarla Hristiyanlar arasında, ister Türkler yerleşikliğe geçtikçe veya yerli köylüler İslam dinini kabul ettikçe, gerek Müslümanlar arasında, gerekse yerleşik ve göçebe unsurlar arasında olsun her halükarda bir ortak yaşama durumu doğar" diye yazmaktadır. A.Wachter, 1903' de yaptığı çalışmasına; Türk kolonizasyonunun batı kaynaklarında abartıldığı gibi: "Bölgenin ekonomik ve toplumsal çöküşü değil paylaşımıdır" görüşünü ileri sürmüş ve buna ait pek çok örnek vermiştir. Batı Anadolu' nun Orta Çağ tarihi ve toplumsal yapısı ile ilgili değerli yayınları olan birçok araştırmacı yazarın görüşleri bu yöndedir.

Büyük Selçuklu İmparatoru Alparslan' ın 1071' den önce Doğu Anadolu' daki bazı Bizans garnizonlarına yönelik askeri hareketleri, Ön Asya' da dayanılmaz boyutlara varan Türk göçlerinin yarattığı toplumsal sorunlara çözüm arayışının sonucudur. İslam, Süryani ve Ortodoks vakayinameleri, bu göçlerden ve yarattığı sorunlardan ayrıntılı bir biçimde söz etmektedirler. Bunlar dikkatli bir şekilde incelendiğinde, Anadolu' nun Türkleşmesini, Alparslan' ın Doğu Anadolu' da sağladığı güvenli rampalardan yayılan Türk göçmenlerin gerçekleştirdiği anlaşılır. Yani, Anadolu' nun fethi, merkezi İran' da olan Büyük Selçuklu yönetiminin sistematik politikalarının bir sonucu değildir.

Başlangıçta ortaya çıkan panik veya kontrolsüz olaylar ile mevcut düzenin sarsılmaması elbette mümkün değildi. Kitlesel göç grupları ile yerleşik halk arasındaki kültür, ideoloji, siyaset, yaşama biçimlerindeki farklılıklar; mera, otlak, su, beslenme ve barınmada çıkan sorunların, çatışmalara ve giderek savaşlara dönüşmesi kaçınılmaz oluyordu.

Anadolu Selçukluları Dönemi

Malazgirt zaferinden sonra Anadolu' ya giren Selçuklu komutanlarından Süleyman Şah' ın 1077' de Anadolu Selçuklu Devletini kurmasının ardından, Kilikya' ya girerek 1082 yılında Tarsus' u ele geçirmişti. Ancak, buradaki Türk egemenliği kısa süreli oldu. Zira, Selçuklu Türkleri ile baş edemeyen Bizans yönetimi, Doğu Hristiyanlarının kurtarılması, Kudüs Haç yolunun açılması ve Kudüs' ün Fatimiler' den alınması gerektiğini öne sürerek papalığın desteğini istedi. 1096' da Franklar' ın başını çektiği I. Haçlı Seferi ile yörede çeşitli Haçlı kontlukları kuruldu. Öte yandan XI. yüzyıl başlarında Ortodoks Bizans yönetiminin Doğu Anadolu' daki Ermeni krallıklarının ve kiliselerinin üzerindeki baskıları sonucu, buradan göçe zorlanan Ermeniler, Kilikya bölgesine yerleşmişlerdi. Kilikya bölgesinde yaşayan Türkmenlerin, Haçlı seferleri ile buradan Orta Anadolu' ya çekilmeleri ardından, Roma-German ikili ilişkileri güçlendiren Ermeni prensleri, Kilikya' da giderek güçlü bir konuma geldiler. Orta Çağ tarihçisi W. Heyd: "Kilikya' nın kuzeyindeki dağlara yerleşmiş olan Ermeniler, oradan aşağıya inmekte ve buranın eski sahipleri olan Rumları yarı rızaları, yarı zor ile göç ettirmeyi başardılar ve bu bölgenin alçak kısımlarına yerleşmekte gecikmediler. Bunların başları arasında bulunan Roupenides ailesinden yetenekli bir asker ve politikacı olan II. Leon. Kilikya Ermeni Krallığı' nın (1187-1219) kurucusu oldu. Bu krallık Batı Asya Hristiyanları için güçlü bir dayanışma idi. Ermeniler, Bizans imparatorlarına kafa tutabilmek için, batı devletleri ile ve onların Suriye' deki sömürgeleri ile anlaşmalar yapma gereği duyuyorlardı. Leon, Alman İmparatoru VI. Henri' den bizzat başına krallık tacını koymasını rica etti. Bölgede batı tarzında saraylar, kaleler ile derebeylik yöntem ve örgütünü kurdu. Bu şatoların önemli bir bölümünü Frank Baronlarına, St. Jean, Templier ve Teutonique tarikatı şövalyelerine dağıttı." Böylece, bölgedeki Türk egemenliği öncesinde Kilikya' nın aşılmaz dağlarında çok sayıda kalelerden oluşan güçlü bir güvenlik zinciri oluşturarak, Bizans ile Doğu Akdeniz Haçlı kontlukları arasında bir tampon bölge kuruldu. Bu durum, Bizansın Kilikya egemenliği için bir set oluşturduğu gibi, Eyyübiler ve Selçuklular için de, Anadolu ve Suriye arasındaki bağlantıyı kesen önemli bir engel idi. Kısacası Kilikya Ermeni Krallığı, Hitit, Kizzuwatna, Asur, Pers ve Roma dönemlerinde olduğu gibi, büyük devletlerin hedefi olan bir coğrafyada bulunmaktaydı.

Nitekim, Anadolu Selçuklularının en güçlü olduğu I. Aleaddin Keykubad döneminde, 1224 yılında Kilikya' ya giren Selçuklu orduları, Anamur' dan doğuya doğru ilerleyerek birçok Ermeni kalesini ele geçirdi. Lamprun (Namrun) Ermeni Senyörü Konstantin' in Kıbrıs Krallığından istediği yardım, Selçuklu Emirlerinden Mübarizeddin Ertokuş' un, Silifke' nin denizle olan bağlantısını kesmesi nedeniyle gerçekleşemedi. Buna rağmen Selçuklular korunaklı Silifke kalesini alamadılar.

Mersin' de Yerel Türk Siyasi Egemenliğinin Öncüleri Karamanoğulları ve Ramazanoğulları Beylikleri

Alaiye (Alanya) gibi önemli bir liman ve tersaneye sahip olan Konya Başkentli Anadolu Selçuklu Sultanı I. Aleaddin Keykubat, Kilikya' daki Türk varlığını güçlendirmek için, aralarında Üçoklar' dan Karaman ailesinin de bulunduğu Türmen boylarını buraya yerleştirmeye başladı. Ne var ki Sultan II. Gıyaseddin Keyhusrev zamanında doğudan gelen büyük göç dalgaları ile ortaya çıkan toplumsal sorunlar, ayaklanmalar, doğuda başgösteren Moğol tehlikesi, 1243 Kösedağ Savaşı' nda Selçuklular' ın Moğollar' a yenilmesi ile sonuçlanmış ve Anadolu, Moğollar tarafından işgal edilmişti. Bu tarihten itibaren Konya yönetiminin Moğollar' a bağımlı hale gelmesi, uçlarda bulunan yarı bağımlı Türkmen beyliklerinin merkezden kopmalarına neden oldu. Moğolların Ermeni Krallıkları ile işbirliği içinde olarak Kilikya bölgesindeki Türkmenlere baskı yapmaları ve onları yurtlarından etmeleri sonucunda, Karamanoğulları, Nûre Sofi adıyla anılan Sâdeddinoğlu Nûre önderliğinde birleşerek direnişe geçtiler. Daha sonra Kerimeddin Karaman Bey, Konya yöresinde kendi adlarını taşıyan bağımsız bir beylik kurarak, egemenlik alanlarını güneyde Toroslar' a doğru genişletmeye başladı. Diğer bir Türk boyu olan Avşarlar' dan İslam Bey ve Sarum Bey de Silifke yörelerine yöneldiler. Bu durum Ermeni Krallığını yıpratırken, Memluk Sultanı Bâybars' ın (1260-1277) Moğollar' ı yenerek Anadolu' ya girmesi, Kilikya' da Ermeni Krallığı' na ait birçok kaleyi elde etmesi ve buradaki Latinler' i bölgeden çıkartması ile Karamanoğulları, yörede daha etkin hale geldi. Öte yandan Çukurova' da güçleri giderek artan diğer bir Türkmen boyu olan Yüreğir aşiretinden Ramazan Bey' in (1353-1378) kurduğu Ramazanoğulları da Ovalık Kilikya' yı denetimleri altına aldı.

Osmanlı İmparatorluğu Dönemi

Mersin yöresi, Osmanlı egemenliğine Batı Anadolu ve Balkanlar' a göre daha geç dönemde girmiştir. Bunun nedenlerini anlamak için biraz daha gerilere gitmemiz gerekmektedir.

Batı Anadolu Türkmen Beylikleri üzerinde ve Balkanlar' da genişleyen Osmanlı egemenliği, klasik döneminde üç kıtaya yayılmış büyük bir imparatorluğa dönüşmüştü. Osman Gazi' nin Söğüt çevresindeki küçük beyliğinin diğer Türk beylikleri arasından öne çıkarak hızla büyümesini zorunlu kılan koşullar nelerdi?

Latinler, 1204 İstanbul darbesiyle Bizans mirasına sahip olacaklarını açıkça göstermişlerdi. Yunanistan ve halkı serfleştirilmiş, Balkanlara Latin ve Haçlılar' ın, Macaristan' a Anjoular' ın yerleşme arzuları, Latin ve Papalık koalisyonunun Anadolu' nun denize çıkış noktalarına egemen olan Denizci Türkmen Beylikleri' ni sindirmeleri ve Marmara denizinin kuzeyindeki korunaklı Bizans başkentinin varlığı karşısında, Osmanlı' ların kayıtsız kalamayacakları bir güvensizlik ortamı oluşmuştu. Öte yandan, Orta Anadolu' da güçlü bir beylik olan Karamanoğulları, Doğu Anadolu' da Akkoyunlular, Osmanlılar' ın Kilikya ve doğu yönünde büyümesine karşı büyük bir güç olarak durmaktaydılar. Ovalık Kilikya' da bulunan Ramazanoğulları ise Osmanlı büyümesi karşısında Mısır Memluk Sultanlığı' nın himayesini sağlamıştı. Sultan II. Mehmed, bu kıskaçtan çıkabilmek için öncelikle Bizans' ın başkenti İstanbul' u elde ederek büyük bir başarı sağladı. Osmanlı Devletine karşı Akkoyunlu ve Karamanoğlu dayanışmasının Venedik, Papalık ve Napoli' yi de içine alarak büyük bir koalisyona dönüşmesi ile sürüp giden çatışmalar sonunda, Sultan II. Mehmed (Fatih) doğuya yöneldi. Komutanlarından Gedik Ahmet Paşa, 1474 yılında Mersin' i, Şehzade Mustafa' nın da Develi Karahisar' ı barış yoluyla teslim alması ile en büyük rakibi olan Karamanoğulları' nın tüm kent ve kaleleri Osmanlılar' ın eline geçmiş oldu.

1481' de Sultan II. Mehmed' in ölümünden sonra hükümdar olan II. Bayezid ile kardeşi Cem Sultan arasında ortaya çıkan saltanat kavgası nedeniyle, Karamanoğlu Kasım Bey, daha önce Konya Valiliği' nde bulunmuş olan Cem Sultan' la yandaş olarak, iki kardeş arasındaki bu kapışmada, beyliğini yeniden kurabilmeyi amaçladı. Ancak Ankara' da uğradıkları yenilginin ardından Cem Sultan ile Mersin' e geldi. Cem Sultan, önce Korykos kalesine, ordan da Anamur üzerinden Rodos Şövalyeleri' nin yardımı ile Italya' ya gitti. Kasım Bey ise II. Bayezid' ın kendisini bağışlanmasını sağlayarak, ölümüne kadar (1493) Osmanlılara bağımlı beyliğinin başında kaldı. Ovalık Kilikya' ya egemen olan Ramazanoğulları ise Yavuz Sultan Selim' in, Mısır-Memluk Sultanlığını ortadan kaldırarak, Osmanlı İmparatorluğu' na katmasıyla birlikte,oldukça geç bir dönemde, Halil Gıyasettin Bey (1480-1510) zamanına kadar Memlüklere, daha sonra-da 1516 yılından itibaren Osmanlı İmparatorluğuna bağlandı.

16. yüzyıl, günümüzün yapısını şekillendiren önemli bir başlangıçtır. Dünyanın küreselleşmesine yönelik ilk girişimler, bu yüzyıldan itibaren başladı. Yüzyıllardır bunalan ve feodalizm çemberini kırmış olan Batı Avrupalı denizci uluslar, mavi küreyi keşfetmiş, okyanus ötesi sömürgecilik ve ticaret tekellerini elde ederek, büyüme ve gelişme sürecine girmişlerdi. Osmanlılar ise yönetimleri, Akdeniz' in dışında etkin olamadıkları gibi, Avrupa' da oluşan yoğun mal talebine rağmen, üretim ve ticaret alanındaki yarışta da başarı sağlayamadılar.

Osmanlı İmparatorluğu, Doğu-Batı ülkeleri arasındaki konumu nedeniyle, kervan yolları üzerindeki kentlerini, limanlarını ve alt yapılarını geleneksel işlevinde korumaya ve yaşatmaya gayret ettiyse de, 17. yüzyıl sonuna kadar ancak bir yüzyıl daha sürdürebildi. Buralardan sağlayabildiği ticaret, gümrük ve transit vergi gelirlerinin çok daha fazlasını, ağır, atıl ve masraflı sistemini korumanın bedeli olarak ağır bir biçimde ödedi.

Bizans döneminde gördüğümüz koyu merkeziyetçi yapının bir benzeri, Osmanlı İmparatorluk yönetim sisteminde de karşımıza çıkıyor. Toprak ve işletmelerin gözetimi ve yönetimi, büyük bir bürokrat kesim tarafından yapılıyordu. Büyük kentlerde toplanmış tüccarlar, sarraf denilen tefeciler, has, zeamet ve tımar sahipleri, sermayeyi ellerinde bulunduruyorlardı. Ancak, devlet bu sermayeyi kontrol ediyor ve gerektiğinde el koyabiliyordu. Bu ise özel mülkiyet, yatırım ve özel girişimciliğin gelişmesini engelliyordu.

Yukarıda anılan olumsuzlukların yanısıra, Ö. L. Barkan, R. C. Jennings ve S. Faroqhi' nin demografik çalışmalarına baktığımızda, 16. yüzyılda Anadolu' da nüfusun %50' den fazla arttığı görülür. Bu ise başta gıda olmak,üzere temel ihtiyaçların aynı oranda artmasını gerektirmekteydi. Öte yandan, hammadde temininde güçlük çeken loncalar da üretimlerini daraltmak zorunda kalmış, kentlerde işsizlik ve toplumsal olaylar baş göstermişti. Kısacası 16. yüzyılın ikinci-üçüncü çeyreğinde gelişen ve kırlarla, kentler arasındaki işbölümünün derinleşmesini, meta üretiminin yaygınlaşmasını ve iç ticaretin genişlemesini sağlayan ekonomik canlılık, 1570' lerden sonra tersyüz olmuştu.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen birçok ülkeden oluşan imparatorluğun iç pazarları canlılığını uzun süre korudu. Güçlü lonca örgütlerine dayalı üretim birimlerinin çeşit ve kaliteleri yüksek düzeylere ulaştı. Ancak, uluslararası olmaktan çok, iç ve bölgeler arası pazarlara yönelik bu faaliyetler, hızlı bir gelişme içinde olan dünya ticaret ve ekonomisinin çok gerilerinde kaldı. Bu dönemde imparatorluğun diğer bölgelerinde görülen toplumsal olaylar, Mersin Sancağı' nda da ciddi boyutlarda ortaya çıktı. Bozulan ekonomik, yönetimsel ve toplumsal yapı ile birlikte, merkezin zayıflayan otoritesi karşısında, Mersin yöresinde "suhte" (medrese öğrencileri) ayaklanmaları kanlı bir biçimde bastırılabildi. Öte yandan yerel beylerin yönetimde söz sahibi olduğu "ayanlık" denilen oluşum sürecinde, Mersin Sancağı Kaza Ayanı Arapoğulları, Silifke Kazası Ayanı Gölgelioğlu Mustafa ve Mamuriye Kazası Ayanı Abdülmümin Beyler' in başına buyruk yönetimleri, merkezden yapılan müdahalelere rağmen önlenememişti.

Sultan ll. Mahmud' un yönetime gelmesi ile (1808) Ayanlık ortadan kaldırılmış, batı Avrupa ile ilişkiler geliştirilmiş, yönetimden ekonomiye kadar hemen her alanda yenilikçilik hareketleri başlatılmıştı. Hızla sanayileşen ve makinalı üretime geçen Batı Avrupa ülkeleri, dünya genelinde uyguladıkları sömürgecilik ile hammadde ve ekonomik kaynak alanlarını genişletmekteydiler. Osmanlılar ise, ağır savaş giderleri ve mali sorunlar nedeniyle bu gelişmelerin çok gerisinde kalmış, el emeğine dayalı sanayi düzeyini aşamamıştı. Kaynaklar incelendiğinde, bu dönemde, yörenin Antik ve Orta Çağlar' daki ekonomik ve ticari canlılığını yitirdiği, Mersin limanlarının ve kentlerinin ıssız ve bakımsız birer balıkçı ve çiftçi yerleşimler olduğu görülür.

1838 yılında Batı Avrupa ülkeleriyle yapılan Serbest Ticaret anlaşması ve uygulanan bağımsız gümrük politikaları, tarımsal ürünler ve sanayi hammaddelerinin ihracatını artırırken, korumasız kalan ve el emeğine dayalı yaygın sanayiyi yok etmeye başlamıştı. Ayrıca Osmanlı uyruklarının aleyhine,yabancı yatırımcı ve tüccarların lehine olan hatalı uygulamalar, yerli sanayi ve ticaretin gelişmesini hemen tamamiyle durdurmuştu. Kısacası Serbest Ticaret Anlaşması denilen bu yıkım metni, zaten bunalım içinde olan maliyeyi daha da sarstı. Yeni düzenlemelere gidildiyse de çok geç kalınmıştı. Islah-ı sanayi komisyonlarına gelen kötü haberler artarak çoğaldı. Sonunda ünlü muharrem kararnamesiyle kurulan "Duyun-u Umumiye", batılı alacaklılar için Osmanlı gelirlerine ve kaynaklarında el attı.

İmparatorluk genelinde yaşanan bu olumsuzluklara karşın Mersin yöresi kentlerinden Tarsus ve Mersin, tarımsal ürün ihracatının katlanarak arttığı tarıma dayalı çırçır, yağ, iplik, çeltik gibi sanayi işletmelerinin kurulduğu İstanbul, Selanik, İzmir, Bursa, gibi önemli Osmanlı kenti arasında yeralmıştı. Osmanlı İmparatorluğu' nun çöküş sürecinin sonlarına doğru, 1908 yılından itibaren, yönetime ağırlığını koyan İttihat ve Terakki Partisi' nin ulusçu yaklaşımları sonucu, yeni ekonomik düzenlemelere gidilmekteyken, I. Dünya Savaşı patlak verdi. Bu savaşa kayıplarını telafi edeceğini sanarak giren yönetim, yenilgi sonucunda geriye yıkılmış ve yokolmuş bir imparatorluk bıraktı. Elde kalan son sanayi kırıntıları da bu şekilde kaybedildi. Ulusal bağımsızlık mücadelesi başladığında Mersin' inde içinde bulunduğu verimli ovalara, az sayıdaki sanayi tesislerine, liman ve tersanelere sahip stratejik ve ekonomik yerleşimler, Batı Avrupa' lı sömürgeciler tarafından öncelikle işgal edilmişti.

Mustafa Kemal' in önderliğinde örgütlenen bağımsızlık hareketi ve Ankara' da kurulan Büyük Millet Meclisi, bağımsızlık mücadelesini başlattığında böylesine yokluk içinde başvuracağı tek kaynak, onuru dışında hemen bütün maddi varlığını yitirmiş Anadolu' lu yurtsever insanlar ve kırsal yörelerde ayakta kalabilmiş el emeğine dayalı küçük işletmelerdi.

Mersin'in ingiliz ve Fransızlar Tarafından işgali

Ulusal Bağımsızlık Savaşı

Ünlü bir iktisat tarihçisi:"Ekonomik çıkarlar neredeyse, asker ve savaş oradadır" diyor. 1 .Dünya Savaşı ekonomik nedenlerle çıkmıştı. Savaş sonucunda yenik düşen ülkelerin öncelikle ekonomik alanlarına ve kaynaklarına el konuldu.

30 Ekim 1918, yer, Limni adasının Mondros limanında demirli İngiliz Agamemnon zırhlısı. 1.Dünya Savaşı sonlarında yenik düşen Osmanlı İmparatorluğu heyetine, İtilaf Devletleri adına Ferik Amiral Sir S.A.G. Calthrope, 25 maddelik bir Mun' akit Mütâreke-Nâme imzalatmaya zorluyordu.

Tarih kitaplarımızda "Mondros Mütarekesi" olarak geçen bu sözde ateşkes anlaşması gerçekte 600 yıllık bir imparatorluğun siyasi ve ekonomik egemenliğini sona erdiren acı bir belgeydi. Sömürge imparatorlukları bu belgeyle yetinmediler. Şubat 1919' da Paris' te toplanarak Batı Anadolu' yu Yunanistan' a vermeyi kararlaştırdılar. Bundan böyle tükenmiş imparatorluğun kalbi olan Anadolu, dört bir yandan işgale başlanacaktı.

17/12/1918 günü sabahı İngilizler Mersin' i işgale başladılar. Ş. Develi bu işgali şöyle anlatır: "Saat 9' da Mersin iskelesine yaklaşan bir filikadan çıkan İngiliz subayı, iskele komiser muavinine bir zarf vererek gemisine dönmüştür. Mutasarrıf Galip Bey, Hükümet Konağı' nda Jandarma Bnb. Hüseyin Hüsnü, Emniyet Komiseri Hüsnü ile toplantı halindeydi. Tercüme edilen ingiliz subayının getirdiği mektupda "Ateşkesin 7. maddesi uyarınca ve son anlaşmaya göre asayişi sağlamak amacı ile Kilikya' nın işgaline Mersin' den başlanacağını, çıkarmanın istasyon yakınlarındaki iskeleden yapılacağını, Osmanlı idaresine ve memurlarına karışılmayacağı, işgalin geçici olduğu, halkın heyecana kapılmaması ve herhangi bir karşı koyma sorumluluğunun idare amirlerine ait olacağı bildiriliyordu ve "iskele civarı meydanlığı, İngiliz fabrikaları, istasyon binası ve Amerikan Koleji' nin işgal edileceği, gerekli tedbirlerin alınması" isteniyordu. Saat 10 sularında Yzb. Mehmet Selahittin Han' ın Müslüman Hint bölüğü Alman iskelesinden çıkarak İngiliz fabrikasına yerleşmişlerdi. İşgalin ilk günleri olaysız geçmiştir. İşgalin başında bulunan Bnb. Bak, Mutassarrıf Galip Bey ile irtibat kurmuş ve yönetime karışmamıştır. İşgalci İngilizler karargahlarını Amerikan Koleji binasına kurmuşlar ve Üstg. Arthur komutasında istasyonda bir kontrollük tesis etmişlerdir. Olaysız geçen 16 günden sonra 02/01/1918 günü Yrb. Romieu komutasında Fransız işgal askerleri ve Ermeni Lejyon alayı Gümrük iskelesinden çıkarak Taşhan' a yerleşmiş ve işgale katılmışlardır. Fransız işgal kuvvetlerini Ermeni gönüllüleri, Taşhan, Araplar köyü, Hristiyan köyü ile Zeytinlibahçe' de çadırlara, Tunus' lu ve Cezayir' li askerler de askeri kışlaya ve Müftü Medresesi'ne yerleşmişlerdir.

12/11/1919 tarihinde İngiliz kuvvetlen çekilmiş ve işgalci olarak Fransız' lar kalmıştır. Fransız işgal komutanlığı 19/1/1919 tarihinde yayınladıkları emirname ile Baş Administratör olarak Alb. Bremon' un Adana' ya ve Guvarnör olarak Bnb. Anfre' nin Mersin' e atandığını bildirmiştir. Anfre, hükümet konağının salonunu çalışma yeri olarak kendisine ayırmıştır. Fransız konsolosluk memurlarından Mardiros Dellalyan tercümanlığa, deniz subayı Tilçer gümrük kontrolörlüğüne, Üstg. Salandr belediye sorumluluğuna, Başçavuş Patini komiserliğe, Yd. Tgm. Yakupyan jandarmaya ve Hapet Tulumcuyan Maliyeye atamıştır.

Guvarnör Antre, Mutasarrıf Galip Beyd' en idare amirleri ile çeşitli cemaat mümessilleri ile tanıştırılmasını istemiş ve Tahrirat Müdürü Salim, Muhasebeci Kanbur Cemal, Tapu Müdürü Lazkiyeli Şükrü, Tahsilat Müdürü Mehmet Latif, Nüfus Müdürü Ziya, Evkaf Müdürü Hulisi, Ceza Mahkemesi Reisi Osman, Bidayet Mahkemesi Reisi ve Kadı Tahsin, Gümrük Müdürü İhsan, Jandarma Komutanı Bnb. Zühtü, Emniyet Komiseri Hüsnü Bey' le tanıştırılmıştır. Guvarnör Anfrei' nin önerisi üzerine hayır cemiyetlerinin kurulmasına başlanmış, ancak "Türk" adına tahammül edemediği için kurulmak istenilen Türk Hayır Cemiyeti' nin adı evvela Cemiyetül islamiyetül Hayriye ve sonradan değiştirilerek İslam Hayır cemiyeti ismini almıştır. Cemiyet başkanlığına Müftü Abdullah, ikinci başkanlığına Ahmet Ergelen ve Galip Hasip ve üyeliklere Ziya Yalaz, Dr. Hayri Tolunay, Ömer Lütfü Kutay, Niyazi Develi, Hacı Yusuf Ağazade Tahsin, Hıdıroğlu Ali Bey' ler seçilmişlerdir. Cemiyetin bilinen toplantı yeri Yeni Camii odasıydı. Bu arada Jandarma Komutanı vekili Yzb. Haydar, Bl. Komutanı Galip, Jandarma Katibi Ali Rıza, Ziya, Dr. Hayri Bey' lerden müteşekkil gizli bir cemiyet daha kurulmuş ve Tarsus' lu Palancı Mahmut Ağa' nın evinde toplanarak işgale karşı koyacak çalışmalarda bulunuyorlardı.

Başka cemiyetler de kurulmuştu. Cemiyetül İslamiyetül Arabiyetül Hayriye, Cemiyetül İslamiyetül Hayriyetül Şiiye ve islami cemiyetlerin dışında, Birleşik Ermeni Cemiyeti, Rum cemiyeti, Ortodoks ve Maruni' lerin Arap Hristiyan cemiyetleri, Musevi cemiyeti, Kürt yardım cemiyeti.

Mersin'de Kuvayi Milliye Hareketinin Kuruluşu

A. Demirtaş bu olayı şöyle anlatır: "Sivas Kongresi'nde (4-12 Eylül 1919), Mustafa Kemal' in Heyeti Temsiliye Başkanı sıfatıyla, yerel örgüt temsilcileriyle yaptığı görüşmeler sonucunda yerel örgütlerin tümünün Rumeli ve Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında toplanması ve milli güçlerin birleştirilmesi kararlaştırılmıştı.

Bu karardan sonra yurdun her yerinde olduğu gibi İçel' de de milli örgütler, çalışmalarını bu büyük kuruluşun birer şubesi olarak devam ettirmeye başladılar. Böylece tüm askeri güçler ve halk milisleri (çeteleri) Milli Kuvvetler adıyla birleştirilerek, düzenli bir ordu disipliniyle görev yapmaya başladı.

Mustafa Kemal, Kolordulara gönderdiği gizli emirde hangi Kolordunun hangi bölgelere, nasıl yardımda bulunabileceği bildirilmişti. Buna göre işgal altındaki Doğu Kilikya bölgesine Ankara'daki 20. Kolordu' nun kuzeyden, Konya' da bulunan 12.Kolordu' nun batıdan yaklaşım yaparak yöredeki Milli Kuvvetler' i hazırlayacaklar ve gereken desteği vereceklerdir.

Bu talimata göre Konya' daki 12. Kolordu' nun Binbaşı Hüseyin Hüsnü Bey başkanlığındaki subay grubu Gülnar, Ermenek ve Anamur ilçelerini dolaşarak halkla temaslar kurdular ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti' nin Gülnar, Mut, Mağara, Silifke ve Kelolukyöre şubelerini açtılar. Milli Kuvvetler' in oluşmasını sağladılar, hareket planını hazırladılar. Bu çalışma ve hazırlıkların bitirilmesinden sonra mağara bucağından hareket edilerek, İçel' in doğusuna doğru ilerlemeye başladılar (20 Şubat 1920). Kaza merkezi Erçel idi.

Mersin ve Tarsus' un kıyı va ova bölgeleri tamamen işgal altında bulunduğundan, Batı İçel' den sağlanan Milli Kuvvetler, bir düzen içerisinde İçel' in dağlık kesiminden doğuya doğru ilerleme ortamı bulabiliyorlardı. Mağara, Silifke, Güzeloluk, Yağda, Sorkun ve Tepeköy güzergahından Efrenk' e (Arslanköy) ulaşılabildi. 1 Mart 1920'de burası işgalden kurtarıldı.

Mersin - Tarsus Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri

Arslanköy işgalden kurtarıldıktan sonra Teğmen Nail Bey burada Arslanköy Müdafaa-i Hukuk Heyeti'ni oluşturdu. Başkanlığa Ali Yıldırım (Çolak Ali) getirildi. 20 Mart 1920'de Belenkeşlik' te Tarsus Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulmuştur. Başkanlığına da Hacı İshak Ağa getirilmişti.

25 Mart 1920' de Mersin Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Çavuşlu köyünden Hıdır oğlu Ali Efendi başkanlığında bir heyet seçilmiştir.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Çavuşlu köyünden Hıdır oğlu Ali Efendi başkanlığında bir heyet seçilmiştir.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyeti temsiliye Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Mersin Sancağı' nın da Büyük Millet Meclisi' nde temsil edilmesi maksadıyla 5 milletvekilliği için 4 aday göndermiş, birisini de Mersin halkının seçmesini ve sonucunun acilen, 23 Nisan 1920 tarihine kadar ulaştırılmasını istemiştir. Mersin işgal altında olduğu için, aday seçiminin Elvanlı' da olmuş, hazır bulunan 40 kusur kişinin oyu ile Ziya (Eraydın) Bey seçilmiştir (3 Nisan 1920).

Daha sonra Kurtuluş Savaşı için hazırlıklar yapılmaya başlanmıştır. Müdafaa-i Hukuk Üyeleri Gözne' ye gelmiş ve Muhtar Maraşlı Ali Efendi' nin de fikri alınarak, sonradan vali konağı olan bina 10 yataklı bir hastane şekline getirilmiştir. İçel'deki Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri' nden istenen yardımlar da gelmeye başlamıştır. İlk kez 1 Haziran 1920'de Silifke' den 1,350 Lira' lık yardım ulaşmıştır. Bu yardımlarla sağlanabilen silah, cephane, giyecekler dağ köylerinin belirli merkezlerinde depolanmıştır.

Mersin - Tarsus Cephelerinde Yapılan Savaşlar

Savaş düzeni olarak Mersin - Tarsus bölgesi üç bölüme ayrılmıştır. Alata deresiyle Deliçay arası Mersin grubunu; Deliçay ile Tarsus Çayı arası Tarsus grubunu; Tarsus Çayı ile doğusu da Kavaklıhan grubunu teşkil ediyordu. Milli Müfrezeler (birlikler) bu alanlarda yerleşerek savaş düzenini alacaklardı.

Heyeti Temsiliye' nin talimatı üzerine Tarsus grubundaki müfrezeler şunlardır: Bozkurd Müfrezesi, Tarsus Gençler Müfrezesi, Selçuk Müfrezesi, Demirbaş Müfrezesi, Tozkoparan Müfrezesi, Gökbayrak Müfrezesi, Süvari Müfrezesi, Göçüklü Karahacı Müfrezesi, Polat Ağa Müfrezesi, Incirgedikli Derviş Ağa Müfrezesi, Kamberlihöyüklü Veysel Çavuş Müfrezesi, Eminlik' den Molla Nasuh Müfrezesi, Karayaylalı Müfrezesi, Berdan Müfrezesi, Semil Çavuş Müfrezesi, Efeler Müfrezesi, Karafaki-Arslanyürek Müfrezesi, Urfalı Mehmet Müfrezesi, Kurbanlı Akış Ağa Müfrezesi.

İşgal kuvvetleriyle Kuvayi Milliye arasında Mersin grubunda Başnalar, İçmeler, Subendi, Emirler, Kızılyar, Mezitli ve Arpaçsakarlar savaşları yapılmıştır.

Tarsus gurubunda ise Eshabıkehf, Hacıtalip, Bağlar ve Karadırlik Kavaklıhan grubunda da Karboğazı ve Kavaklıhan savaşları yapılmıştır.

20 Aralık 1921 Ankara Antlaşması İmzalanıyor

Asker ve silah bakımından Milli kuvvetlerimizden kat kat üstün olan Fransızlar, Mersin, Adana, Urfa, Antep ve Maraş gibi geniş bir cephede tutunarak Ermeni' lerle ortak bir devlet hayali içindeydiler. Fakat Milli kuvvetlerimizden beklemedikleri çetin bir gerilla savaşı karşısında umutsuzluğa kapılarak verdikleri ağır kaybı daha da büyütmek istemediler. Fransa'daki iç siyasi çekişmelerde savaşı bırakıp çekilmeyi gerektirdiğinden, önce Ankara'da kurulan yeni Türkiye devletini tanıdılar.

Fransızlarla başlayan temaslar ve görüşmeler sonucu 20 Aralık 1921 tarihinde Ankara' da Franklin Bouillon ile Fethi Okyar arasında Ankara Antlaşması adıyla bilinen bir antlaşma imzalandı. Ankara Antlaşması, özerk bir yönetime sahip olmasını öngördüğü İskenderun Sancağı dışında, bütün Kilikya' nın, bu arada Mersin ve İçel' in Türkiye' ye bırakılmasını öngörüyordu.

Mersin ve Tarsus'un Kurtuluşu

Ankara antlaşmasının taraflarca onaylanmasından sonra, Fransızlar işgal altında tuttukları Kilikya kentlerini kısa süre içinde boşalttılar. Fransızlar' ın Tarsus' u boşalttıkları gün 27 Aralık 1921'de, Adana' daki Türk alayının bir taburu ve bir süvari bölüğü Tarsus' a, 3 Ocak 1922' de de Mersin' e girdi, böylece Mersin ve Tarsus' un kurtuluşu sağlanmış oldu.

Atatürk' ün Mersin Ziyaretleri

Atatürk yurdun birçok yerini olduğu gibi, Mersin' i de birçok defa ziyaret etmiştir. Mersin' e ilk ziyareti Cumhuriyet' ten önce 5 Kasım 1918' de olmuştur. Atatürk, bu ziyaretinde Silifke sınırları ve Toros eteklerinde, karakolların artırılmasını ve dağ köylerine depolardaki yeni silah ve cephanelerden bol miktarda dağıtılmasını yetkililere tavsiye etmiştir.

Gazi Mustafa Kemal Paşa, 17 Şubat - 4 Mart 1923 arasında İzmir' de toplanan Türkiye iktisat Kongresi' nden sonra ilk yurt gezisini Adana ve Mersin'e yapmıştır. Mersin ve Tarsus' u ziyaret etmek üzere Gazi ve yanındakiler, 17 Mart 1923 Cumartesi sabahı 9.45' te Adana' dan trenle hareket etmişlerdir. Yenice istasyonunda Mersin ve Tarsus' tan gelen heyetlerin karşıladığı tren, Tarsus' tan halkın coşkun sevgi gösterileri ve alkışları arasında yavaşça geçerken, Gazi, pencereden Tarsus' luları selamlıyordu.

Saat 11.30'da murt dallarıyla süslenmiş Mersin tren istasyonuna halkın coşkun tezahüratlarıyla girdi. Gazi, eşi Latife Hanım' la trenden indikten sonra istasyon önündeki merasim kıtasını teftiş etti. Önce hükümet binasına, daha sonra da belediye binasına gelen Gazi, başkandan belediye hizmetleriyle ilgili bilgi aldı. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ve Gençler Yurdu' nu ziyaretinde, gençlere çok çalışmalarını tavsiye ederek, Türk Ocağı' na katılmalarını önerdi.

Belediyenin şereflerine verdiği ziyafete katılmak üzere hep birlikte Mersin Palas Oteline (Günümüzde Mersin Oteli), daha sonra Askeri Mıntıka Kumandanlığı' na (yandığı yerde şimdi Özgür Çocuk Parkı var) gidildi. Burada Askeri törenle karşılanan Gazi ve yanındakiler, bir süre dinlendiler. Binanın bir bölümünde öğretim yapılan Mersin Ticaret Rüştiyesi' ne geçildi. Girdikleri sınıfta dersi dinleyen ve öğrencilere sorular yönelten Gazi, alkışlar arasında binadan ayrıldı.

Program gereğince Millet Bahçesi' nde çay içilecek, kent adına Hükümet Tabibi ve Türk Ocağı Başkanı Dr. Reşit Galip Bey konuşacaktı. Bahçede murt dalları, çiçeklerle süslenmiş ve bayraklar asılmış yüksekçe bir yer hazırlanmış, yaldızlı büyük iki koltuk konulmuştu. Ancak, Gazi bahçeye girdiğinde iki tahta sandalye çekti, eşiyle birlikte oturdular, çaylar içildi. Reşit Galip Bey' in heyecanlı bir ses tonuyla söylediği, anlamlı, ve samimi hitabını dinlerken ve özellikle "senin büyüklüğün, bu milletin bir ferdi olmakla iktifa ve iftihar etmendir" sözlerinden çok duygulandı. Sonra kürsü olarak hazırlanan masanın üzerine çıkarak "Mersin' liler, memleketiniz, beldeniz Türkiye' nin çok mühim bir noktasında bulunuyor. Çok mühim ticaret noktasıdır. Memleketiniz bütün Dünya ile Türkiye'nin irtibat noktasının en mühim yerindedir. Bunu sizler benden iyi biliyorsunuz ... Aziz Arkadaşlar, bu memleketin hakiki sahibi olunuz" de­diği hitabesini söyledi.

Sürekli alkışlar ve övgü sözleri arasında kürsüden indi ve halkın "Yine bekleriz Paşam" tezahüra-tıyla istasyona uğurlandı. 16.30'da Tarsus' a hareket ederken pencereden uğurlayanlar, selamlıyordu.

Atatürk 20/1/1925 tarihinde yine Eşi Latife Hanım' la birlikte Mersin'e gelmiş ve günümüzde Atatürk evi olarak müzeye dönüştürülen Christmann Köşkü' nde misafir edilmiştir. Bu ziyaretinde Mersin' de iki gun kalmıştır. Atatürk Hacı Bey' den, güneyde bir çiftlik almak istediğini ve tavsiye edecekleri bir yer olup olmadığını sormuştu. Hacı Bey, Silifke' de bir yer olduğunu söylemiş ve Atatürk 29/01/1925 günü satın almak istediği Tekir-Olukbaşı çiftliğine gitmiştir. Bu çiftlik Abidin Paşa' dan Bodasaki' ye, kurtuluştan sonrada hazineye geçmişti. Atatürk çiftliği hazineden satın almıştır. Burası modern bir çiftlik haline getirilmiş, bağış üzerine yine hazineye devredilmiştir.

Atatürk, 10/05/1926 tarihinde Konya üzerinden trenle Mersin' e gelmiş ve doğruca limandaki Ertuğrul yatına binerek Taşucu' na gitmiştir.

Atatürk, bundan sonra üç defa daha Mersin' e gelmişse de kentte kalmamıştır.

Atatürk, 19/11/1936 tarihinde yine tren yoluyla Mersin' e gelmiştir. Bu gelişinde Vali Konağı' nda kalmıştır. Mersin Valisi olan Rüknettin Nasihioğlu' na: "Vali Bey, konağı çabuk düzenleyin ve noksanlarını tamamlayın. Her sene Nisan ayını burada geçirmek istiyorum" demiştir.

Atatürk' ün Mersin' e son gelişi ise 20/05/1938 Cuma günü 13.30' dur. Bu ziyaretinde de Vali Konağı'nda kalmıştır. Konağın balkonunda oturduğu sürece halk karşı kaldırımda, oradan ayrılıncaya kadar, uzun süre sevgi ve ilgi ile büyük kurtarıcıyı izlemiştir.

Atatürk'ün Tarsus Ziyareti

17 Mart 1923 günü Gazi, Eşi Latife Hanım ile beraber Mersi' ni ziyaret ettikten sonra akşam üzeri Tarsus' a geldiler. Akşam yemeğini yemek üzere Mehmet Rasim (Dokur) Bey' in evine gidildi. Mehmet Rasim Bey, İstiklal Savaşı' nda, Türkiye Büyük Millet Meclisi ordusunun tüm bez ihtiyacını kendi fabrikasında dokuyup göndermişti. Gazi, akşam yemeğinde Rasim Bey' e:"Kurtuluş Savaşımızda bize fabrikanız ile büyük destek sağladınız. Ordunun bez ihtiyacının büyük bir kısmını temin ettiniz. Size borcumuz oldukça çoğalmıştır. Size olan borcumuz nedir ve nasıl öderiz?" diyen minnet dolu sözlerine Rasim Bey' in yanıtı şöyle olmuştur: "Paşam, Türk Ordusuna fabrikam feda olsun. Hükümetimizin bana hiç bir borcu yok."

17 Mart gecesi Atatürk ve eşi, eski belediye binasının bulunduğu yerde (1958 yılında yıkıldı.) kaldılar. Binanın etrafı çepeçevre Tarsus' lu insanlarla dolup taşmıştı. Etrafta meşaleler, ateşler yakılmış, adeta tüm Tarsus' lular nöbet tutmuşlardı. Gazi, arada bir kaldığı binanın balkonuna çıkıp Tarsus' luları selamlıyordu Gazi' nin balkondan: "Vakit geç oldu. Lütfen istirahat edin. Evlerinize çekilin" diye seslenmesine rağmen, Tarsus' lular Gazi' nin kaldığı evin etrafında sabaha kadar oturdular.

18 Mart 1923 günü, Şelale civarında bulunan Sadık Paşa' nın un fabrikasına giden Gazi ve eşi, burada sabah kahvaltılarını yaptıktan sonra, Şeyh Sünusi' nin evini ziyaret ettiler. Gazi, buradan Türk Ocağı' na giderek gençlere seslendi. Hatıra defterine de şunları yazdi: "Tarsus Türk Derneği altında birleşen ve Türklük kültürünü yükseltmek gibi kıymetli vazife ifa eden Türk Gençliği' ni takdir ederim. Temenni ederim ki, dernek bu dakikadan itibaren Tarsus' ta Türk' ün sönmez ocağının yandığını ismi ile de ilan etsin." Aynı gün çiftçilere hitaben de bir konuşma yapan Gazi, Tarsus' un birçok tarihi ve dini yerlerini de gezdi. Paşa' yı izleyen Tarsuslular arasında bulunan kadın mücahit Adile Çavuş: "Bastığın toprağa kurban olayım Paşam" diyerek Gazi' nin ayaklarına kapanmıştır. Atatürk, Adile Çavuş' u elinden tutarak kaldırmış: "Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürüklenmeye değil, omuzlar üstünde göklere yükselmeye layıksın" diyerek o ünlü sözlerinden birini söylemiştir.

Daha sonra İttihat ve Terakki Mektebi' ni (Eski Türk Ocağı İlkokulu) ziyaret eden Gazi Paşa, burada öğrencilerle jimnastik dersi yapmış, sınıfta ise tarih dersi vermiştir. Atatürk, 27 Ocak 1925'de Silifke' yi de ziyaret etmiştir.

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

 
 
MERSİN' İN TARİHÇESİ  
 
AnasayfaKurumsalFiyat BültenleriÜyeler İçinBasınMersinYararlı Sitelerİletişim
IE6 / FIREFOX3 / NS7 / CHROME / SAFARI2
© 1999-2010 Mersin Ticaret Borsası • Gizlilik politikası, kullanım şartları 8,340